Category Archives: Denemeler

Hayata dair, kısa,kısa, deneme 1-2-3…

Kupaya 1 Kala!

Dünya Kupasını Beklerken;

Hani derler ya “4 dünya kupası gördüm, böyle bir şey görmedim.” diye, hesapladım doğduğumdan bugüne 7 dünya kupası geçmiş bu kupayla sekiz olacak 🙂

Hoş 1986 dünya kupasında henüz 3 yaşındaydım ama görmüş kadar oldum, sonradan VHS izledim olan bitenleri…

Demek ki  Brezilya’da düzenlenecek 2014 Dünya Kupası ile birlikte bu sözün bendeki etkisi tam 2 katına çıkacak

(yaşlanma belirtisi olarak algılanmasın lütfen  )

Bu ortamına göre ayak uydurabilen özlü sözü bir kenara bırakıp dünya kupasının nasıl bir marka değerine sahip olduğundan ve ne denli büyük bir kitlesel algı mekanizmasını temsil ettiğinden söz edelim biraz da…

Tabiri caizse kutsal bir olay olan ve yeryüzündeki en fazla izlenen organizasyon olmayı kimselere kaptırmayan dünya kupalarını çocukluk yıllarından beri sıkı takip eden biri olarak, kendi perspektifimden anlamlı bulduğum ve literatüre geçmiş bazı örneklerle bu denli değerli bir olguyu gelin yorumlayalım hep birlikte.

Dünya kupası serüveninde kronolojik olarak hafızamda geriye gittiğimde ilk aklıma gelen görüntü 1986’da Meksika’da düzenlenen dünya kupasına ait. Tam da tahmin edebileceğiniz gibi tanrının futbola egemen olduğu o destansı an;

Maradona’nın büyük tartışmalara neden olan eliyle attığı bu gol sonrasında Arjantin İngiltere’yi 2-1 yenerek yarı finale yükseldi. Sonrasında kendisinin bu gole neden “Hand of God” (tanrının eli) dediğini Arjantin’in o yıl kupayı müzesine götürmesiyle açıklayabiliriz.

Dünya kupasıyla ilgili 2. Aklıma gelen görüntü Ankara’da çocukluk yıllarını geçirdiğim evimizde sıcak bir yaz günü atletle oturmuş tüplü televizyonumuzun başında babamla maçın başlamasını beklediğimiz bir andır. Bu bahsettiğim 90 dünya kupasıydı, biz babamla Almanya’yı tutuyorduk. Ama ne takımdı Almanya ? (hem de ne!)

Aslında o zaman henüz ayrılığın yükünü üzerinden atamamış tam adıyla Batı Almanya, TRT diksiyonuyla Federal Almanya 🙂

Ezbere bildiğim ilk 11’inde kimler yok tu ki, Beckenbauer’in Federalleri’nin?

Kalede Illgner, geride Reuter, Buchwald, Brehme, Kohler orta alanda Häßler, Littbarski, Möller ve efsane kaptan Matthäus, forvette Völler, Klinsmann.

Ünlü Alman Futbol Dergisi Kicker’in kuşe kağıda İtalya 90 Dünya Kupası Almanya Posteri

Almanya

 

90 Dünya Kupası gerçek bir futbol ülkesi olan İtalya’da düzenleniyordu. Belki de 90 sayısının futboldaki şanlı anlamından da kaynaklanan heyecanı bol bir turnuvaydı İtalya90. Ne var ki gol sayısı olarak baktığımızda maç başına 2.21 averajla skor anlamında en kısır dünya kupası olduğunu da söyleyebiliriz.

Ancak yine de yaklaşık 27 milyar tekil olmayan televizyon izlenme oranıyla o tarihe kadar en fazla izlenilen organizasyon olmayı başarmıştır. Hemen kupadan 2 yıl sonra 92’de getirilen kaleciye geri pas kuralının değişmesi ise 94 Dünya Kupası’nın çok daha bol gollü geçeceğinin işareti gibidir. Bu arada İtalya90’nın bitiminde kısa süre sonra Doğu ve Batı Almanya’nın duvarları yıkarak yeniden birleştiğini de eklememiz gerekir.

Ezbere bildiğim Almaya kadrosunun yanında sokakta futbol oynarken adını bağırarak topa vurduğum bir isim daha vardı İtalya90’dan hafızama kazınan. Bu isim Tanrının özel adamı Maradona’nın silah arkadaşı Claudio Cannigia’dan başkası değildi. O tarihte ilk kez milli takıma çağrılan “rüzgarın oğlu” lakaplı sarı uzun saçlarıyla bir futbolcudan çok rock star’ı andıran hatta Guns n’ Roses’ın efsane vokali Axl Rose’a benzetilen aykırı bir adamdı Cannigia.

Turnuvanın ilk maçında sonradan oyuna girmiş ve Kamerun defansına kasap havası oynamaktan başka çare bırakmamıştı. Bu hareketi de turnuvanın en çok akıllarda kalan ve neden rüzgarın oğlu olarak anılacağını gösteren bir ispattı aslında. Çok konuşulan bu görüntülerde yaptığı “tackle”dan sonra ayakkabısı çıkan Kamerunlu kasaba da dikkat edelim lütfen 🙂

Bir de Cannigia’nın İtalya90’da Maradona abisinin ultrasonik asistiyle Brezilya’ya atıp takımını çeyrek finale taşıdığı gol vardır ki, tadından yenmez;

Maradona abisi dediysek ikilinin daha sonra Boca Juniors’ta birlikte oynarken bir gol sevincini dudak dudağa kutlayarak, süre gelen pek çok sansasyonlarına bir yenisini daha eklediklerini söylemeden de geçmeyelim!

mc

 

 

 

 

 

Cannigia’nın eşinin bu gol sevincinden sonra yaptığı açıklamada; “Bazen Maradona’nın eşime aşık olduğunu düşünüyorum. Uzun saçları ve büyük kaslarından dolayı olmalı” demesi de oldukça manidardır.

İnsanların özel hayatlarını bırakıp yazımıza dönecek olursak J

Son olarak İtalya90’la ilgili hafızamda kalan, belki de şu anda bile tasarım derslerinde örnek gösterilmesi gereken bir ikondur, İtalya90’nın bu muhteşem logosu, hakikaten pek çok duyguyu aynı anda anlatır; (yazının başına koymam gerekirdi aslında 🙂

ititit

 

 

 

 

 

 

 

Yıllardan 1994 aylardan yine Hazirandı, dünya kupasının bu seferki adresi sürpriz bir şekilde turnuvaya ev sahibi seçilen Amerika Birleşik Devletleri’ydi. FIFA’nın yaptığı bu tercihin otoriteler tarafından sürpriz olarak nitelendirilmesinin sebebi aslında ABD’nin bir futbol ülkesi olmamasıydı. Amerikan nüfusunun ilgi gösterdiği sporlar kendi kültürlerini de büyük ölçüde var eden, Basketbol (NBA), Amerikan Futbolu (NFL), Beyzbol ve hatta futboldan çok daha önce gelen Buz Hokeyi ’idi.

Seyir zevki bu kadar çok olan spor dalının en iyi yapıldığı bir ülkede halkın alışkanlıklarının da bu yönde gelişmesi oldukça doğaldır aslında. Hal böyleyken 90 dakika boyunca skor garantisi olmayan bir spora Amerikalıların ne kadar ilgi göstereceği merak konusuydu. Tabi ki beklenildiği gibi olmadı, Amerikan Futbolundan devşirilen stadların kapasitesi ve organizasyon anlamında çok güçlü olan ABD, 1994 Dünya Kupasında maç başına ortalama 70 bin biletli seyirci oranıyla liderlik koltuğuna oturdu.

94 Dünya Kupası’nın ilk akıllara kazınan, son derece dramatik olayı Kolombiya Takımı kaptanı Andrés Escobar’ın ev sahibi Amerika’yla oynanan maçta kendi kalesine attığı gol sonrası Kolombiya Takımının kupaya veda etmesinin ardından maça yüklü derecede bahis oynayan Kolombiyalı uyuşturucu kartelleri tarafından öldürülmesiydi.

Bu gol, kaptan Escobar’ın 2 Temmuz günü bir mekan çıkışında sırtından 6 kurşun yemesiyle hayatına mal olacaktı.

Kim bilir belki de Pele’nin 94 Dünya Kupası öncesi Kolombiya’yı kupanın favorilerinden biri olarak göstermesi ve en azından yarı final oynarlar demesi ülkede cirit atan yasadışı çetelerin ve uyuşturucu kartellerinin ağızlarının suyunu akıtmış, gerçekleşmemesi sonucu kazanamadıkları paradan kendi kalesine gol atan kaptan Escobar’ı sorumlu tutmuşlardı.

Oysa ki Escobar Kolombiya futbolunun yetiştirdiği en yetenekli ve kariyerli futbolculardan biriydi ve bu kadar emek verdiği, kaptanlığa yükseldiği ülkesinde hak etmediği bir şekilde, holiganlığın ve vahşetin kurbanı oldu. Amerika’dan elenmelerinin ardından kendi ülkesindeki bir gazeteye yaptığı açıklamada;

“Hayat burada bitmiyor. Devam etmek zorundayız. Hayatı burada bitiremeyiz. Ne kadar zor olursa olsun ayağa kalkmalı ve birbirimize destek olmalıyız” demişti.

Escobar’ın hikayesindeki bir değişik olayda ülkesinin ve dünyanın en büyük uyuşturucu karteli Pablo Escobar’la isim benzerliğinin olması ve ölümü sonrasında ikilinin hayat hikayelerinin paralel olarak işlendiği, iyiyi ve kötüyü anlatan bir belgesele konu olmasıdır.

The Two Escobars isimli bu usta işi belgeseli izlemeyenlere şiddetle tavsiye ederim.

http://www.imdb.com/title/tt1493943/?ref_=fn_al_tt_2

thetwoescobars

 

 

 

 

 

 

Amerika 94’ün spektaküler anlamda hafızalara kazınan hareketlerine baktığımızda tabi ki ilk olarak Hagi’nin Kolombiya’ya neredeyse orta sahadan attığı bu enfes gol çıkar karşımıza.

Amerika 94 Hagi ile Maradona’yı da karşı karşıya getiren bir turnuva olmasıyla da dikkat çeker aynı zamanda. İki efsane 10 numaranın birbirlerine tatlı sert müdahaleler yaptıkları bu maçta Maradona en sonunda dayanamayıp Hagi’ye çok sert bir müdahele yapmış ve sonrasında yediremeyip kendini de yerlere yuvarlamıştır 🙂

1994 Dünya Kupası’nın kuşkusuz en büyük sürprizi çeyrek finalde Almanya’yı 2-1 yenerek kupanın dışına iten ve yarı finalist olan Bulgaristan takımıydı. Bulgar milli takımında da 2 oyuncu 94’te gösterdikleri üstün performansla öne çıkmayı başarmışlardı. Bunlardan ilki saçının tepesindeki keliyle bir futbolcudan çok kahvede okey oynayan abiyi andıran Yordan Letckov’du. J

Aslında Almanlar bu bahsettiğim görüntüyü yıllarca kabuslarında bile göreceklerdi.

Letckov’un sonraki yıllarda Beşiktaş’a transfer olduğunu ve oynadığı futbolla futbolculuktan çok yanık, okey ve pişpirik kariyerine katkıda bulunduğunu da belirtmek gerekir.

94’te ününe ün katmayı başaran bir diğer Bulgar da, Barcelona’nın efsane 10 numaralarından Hristo Stoickov’du. Kendisi tam bir Bulgar milliyetçisi ve Türk düşmanı olarak da ün salmıştı.(Bulgar milliyetçileri genelde Türk düşmanı olurlar)

Hatta biraz daha ırkçılığa kaçarak Almanya’yı eledikleri maçtan sonra “Tanrı Bulgar’dı” demişti.

Bizi ilgilendiren kısım tabi ki tanrının Bulgar mı ya da Kenyalı mı olduğu değil Stoickov’un Amerika Dünya Kupası’nda ortaya koyduğu yaratıcı ve zeka dolu futboldu. Letckov’la birlikte Almanya’yı bozguna uğrattıkları maçta attığı bu gol hakikaten şapka çıkarılacak cinstendi.

Kupanın favorisi Brezilya’nın çeyrek finalde Hollanda’yı devirdiği bu maçta Bebeto’nun attığı gol sonrasında Romario ve Bebeto’nun yaptığı, bu tarihe geçen ve sonraki nesillere de beşik sallatan gol sevincini hatırlayanlar kimler peki?

Tüm bu yaşanan olayların, sevinçlerin, hüzünlerin ve atılan enfes gollerin de ötesinde Amerika 94’le ilgili hafızlarda kalan ve hiç silinmeyen görüntü, kupa boyunca oynadığı futbolla tam not alan ve herkesin sempatisini kazanan Roberto Baggio’nun, finalde seri penaltı atışları sırasında topu stadın dışındaki köftecinin tezgahına düşürmesi sonucu Brezilya’nın kupayı kazandığı o andır. 😀

Yıllar sonra Baggio futbolu bırakana kadar bu karanlık an üstüne yapışmış ve sürekli yeniden gündeme getirilmiştir. Halbuki nedir yani ? Bir futbolcu penaltı kaçıramaz mı diyeceksiniz. Kaçırabilir elbette, ama bu futbolcu turnuvanın yıldızı, takımının kaptanı, duran topların ustası üstüne üstlük bir de at kuyrukluysa o zaman da böyle gereğinden fazla konuşulur işte J

Gelelim 1998 Dünya Kupası’na; kupa Amerika’dan yola çıkmış 90’da olduğu gibi yeniden Avrupa’ya dönmüştü. Fransa’nın ev sahipliği yaptığı turnuvanın futbolseverlerin hafızalarına kazınan 2 şarkısıyla başlayabiliriz Fransa turumuza.

Bunların ilki taraftar olmanın, futbolun duygularının ve sizi hayattan koparıp alan eşsiz anların bir uyarlaması gibidir. Fransa 98’in resmi şarkısı olan “Carnival De Paris” bugün maça gittiğimizde bile hep dilimizde, aklımızda, kalplerimizdedir.

Carnival De Paris için bir yorum(alıntıdır): futbol için yapılmış bundan daha güzel bir şarkı ve klip yoktur… mükemmeldir…
şarkı önce akordeonla başlar ve vücudu fransız bayrağı boyalı bir çocuk ekranda belirir… sonra trompetler çalar ve katırlarıyla ispanyollar görünür… ardından tamtamlar çalar, kamerunlular çıkar… sonra latin perküsyonları brezilyalılar için çalınır… italyanlar için mandolin, faslılar içinse sipsiye benzer bir çalgı duyulur… birden bir gong çalar japonlar için ve en sonunda da gaydalar eşliğinde iskoçlar gelir dağların tepesinden.

98 Dünya Kupası’nı anımsatan ve bizi o tarihe götüren başka bir şarkıda devrin ünlü popçusu, genç kızların gözbebeği Ricky Martin abinin “La Copa de la Vida” sıdır.

Çok içli söyler bu şarkıyı Ricky baba, yapacak bir şey yok müsaitiz zaten duygulanmaya, şahlanmaya, kabarmaya 🙂

Bu 2 güzel dinletiyle kulaklarımızın pası silindikten sonra geçelim 98 dünya kupasının akıllarda yer işgal eden olaylarına;

1986 Dünya Kupası’nda tanrının bücürünün attığı golün intikamını almak isteyen İngilizler’in Arjantin karşısında öne geçmelerini sağlayan Michael Owen, İngiliz Futbol tarihinin en genç Dünya Kupası gören, gördüğü yetmiyormuş gibi rakip defansı hacamat edip bir de bu golü atan oyuncusudur.

Ancak Owen’ın bu orantısız golüne rağmen İngiltere 2.tur maçlarında karşılaştığı Arjantin’e penaltılarda boyun eğmek zorunda kamıştır. Ne diyelim, bücürün laneti üzerlerindedir. J

Aslında bücürün lanetinden çok Becham’ın izansız bir hareketle takımını 10 kişi bırakmasından kaynaklanır bu maçın normal süresinin berabere bitmesi ve ardından İngiltere’nin elenmesi…

Turnuvanın en iyi futbol oynayan takımlarından Hollanda’nın çeyrek finalde Arjantin’i eledikleri maçta Dennis Bergkamp’ın attığı bu gol, tartışmasız atılan en klas goldür. 70 metreden gelen pası kontrol şekline bir bakın, yumuşacık kaymak gibi La Vache qui rit reklamının yıldızı gibidir Bergkamp abi bu golüyle. 🙂

98 Dünya Kupasına damga vuran jeneriklik gollerden biri de Brezilya’nın efsane 10 numarası Rivaldo’nun Danimarka ağlarına gönderdiği bu goldür.

10 numara demişken Fransa 98’in yıldızı belki de ağır favorisi Brezilya karşısında kupayı ev sahibine getiren adam Zidane’dan bahsetmemek olmaz. Aşağıdaki videoyu Zidane’ın 98 finalinde Brezilya’ya karşı neler yaptığını görmek için izlemenizi tavsiye ederim. Bir adamın ayağına bir top bu kadar mı yakışır arkadaş?

Evet turnuvanın tüm otoritelerce favorisi Brezilya finalde ev sahibi Fransa’nın rakibi olmuş ve dile kolay maçı tam 3-0 kaybederek şampiyon olamamıştır. Bu maçla ilgili hatırladığım enteresan bir ayrıntıda turnuva boyunca oynadığı oyunla ve uzun kıvırcık saçlarıyla futbolseverlerin sempatisini kazanan EmManuel Petit’in hatırasıdır.

Fransız futbolcu Emmanuel Petit fransa-brezilya finali öncesi, rüyasında maçı 2-0 kazanacaklarını görmüştü. ancak gerçekten de maç 2-0 fransa lehine giderken bu arkadaş, attığı golle maçın 3-0 bitmesine sebebiyet vermiş ve böylelikle kendi rüyasını boşa çıkarmıştır.

98 Finali’nin tüm golleri için;

Fransa 98 ile aklımda son kalan ikon ise yine turnuvanın adrese teslim logosuydu. (logodan yazının sonunda bahsetme geleneğini bozmuyoruz J) Fransa’nın simgesi olan horoz amblemi o sene dünya kupasını izleyen herkesin ilgisini çekmeyi başarmıştı.

fr

 

 

 

 

 

 

Ne yani, biz düzenlesek logomuz İngilizcede “Turkey “anlamına gelen Hindi mi olacak şimdi?

Olsa ne olur, ne kadar da güzel olur aslında. Bir uluslararası büyük organizasyonda da Hindi logosuyla çıksak, kendimize gülmeyi becerebilen özgüveni yüksek bir toplum olduğumuzu söylesek. Nerdee?

Yakışır mı hiç Osmanlı torununa, hindiyi bir tek sofrada görmeyi biliriz biz. Neyse siyasete bağlanmayalım hiç, zaten bize vermezler büyük organizasyon, olimpiyat örneğinde gördük hindileri Buenos Aires’de J

Fransa 98’i de geride bırakıp 4 yıl daha geçirdikten sonran milenyum çağına gelmiş bulunuyorduk. İki binlerin ilk dünya kupası için adres bu kez Uzak Doğuydu. Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği bu turnuvaya A Milli Takımımız da yıllar sonra katılıyordu.

Dile kolay 1950 ve 1954’ten beri yaklaşık 50 yıl sonra ilk kez. 1950’deki turnuvaya da finansal sorunlar yüzünden katılamadığımızı düşünecek olursak tarihimizde 2. Kez katılmanın trajikomik heyecanını yaşıyorduk ülke olarak. Turnuva hakkında konuşacak çok fazla şey var belki de, büyük takımların turnuva boyunca tökezlemesi Uzak Doğu ve Afrika takımlarının yükselişi ve bir önceki turnuvanın şampiyonu Fransa’nın galibiyet alamadan turnuvaya veda etmesi, Brezilya’nın dominant futbolu ve namağlup şampiyon olması. Tüm bunların ötesinde öyle güzel anılar ve hisler var ki bu turnuvaya dair hatırladığımız hala daha o günler aklımıza geldiğinde tüylerimiz diken diken oluyor.

Turnuvanın şampiyonu Brezilya’ya bile 2 maçta da kafa tutan, kimilerine göre kısmetli bir kura da çekmiş olsa çatır çatır her maçta mücadele veren ve top oynayan, görmeyi özlediğimiz yüz akı bir milli takım. Kuşku yok ki turnuvaya en büyük renklerden ikisini kırmızıyla beyazı bileğinin hakkıyla katmayı başarmıştı o dönemde.

Lafı fazla uzatmadan sizi turnuvanın en güzel 10 hareketinde oluşan güzel bir videoyla baş başa bırakmak isterim, 7. Ve 2. Harekete dikkat!!

Hasan Şaş’ın “Adana’layık Allah’ın adamıyık” dediği bu hareketi ve turnuva boyunca gösterdiği üstün performansı dillere destan olmuştu hatırlarsanız.

Ama asıl bence 1. Olması gereken hareket İlhan Mansız’ın Roberito Carlos’u (PES dilinde) çarşı-pazar gezdirdiği o muhteşem çalımıdır. Hatta Carlos öyle bir gezmeye çıkmıştı ki sonrasında Sivas’ta görüldüğünü söyleyenler bile oldu.

ro

 

 

 

 

Tamam kötü espri oldu kabul ediyorum 😀

2002 Dünya Kupası için tebrik edilmesi gereken insanlardan biri de tabi ki ö dönemki teknik direktörümüz Şenol Güneş olmalıdır. Teknik, taktik bilgisiyle, motivasyonuyla ve mütevazi tavırlarıyla kuşkusuz herkesin takdirini kazanmış, övgüye değer bir iş başarmıştır Şenol Hoca, kendisini buradan teşekkür ediyoruz o güzel günleri bizlere yaşattığı için.

milli-takimda-senol-gunes-iddiasi-6722

 

 

 

 

Son olarak O günlere geri döndüğümde aklımda çalan şarkı ise aslında sizinkiyle aynı, her maçtan önce, sonra söylediğimiz, caddelerde sokaklarda arabaların üstünde meşaleler yakıp 3.lüğü kutladığımız o güzel uyarlama için de Tarkan’a hakkını teslim etmek gerekir.

Athena’nın 12 Dev Adam’ıyla birlikte şu ana kadar Türkiye’de yapılmış en güzel milli takım şarkısıdır.

Bu duygu selinden sonra geldik 2006 Almanya Dünya Kupası’na , ilk olarak bir önceki turnuvanın 3.sü olarak bu turnuvaya katılamamanın hüsranını yaşıyorduk elbette. Halbuki ne kadar da istemiştik, ne de olsa küçük Türkiye’ydi Almanya, gurbetçilerimizden alacağımız destekle bu kez final bile görürdük biz o gazla aslında 😉

Kupa organizasyonun 2006 yılında Almanya’ya getirilmesi tesadüf değildi tabi ki, teknoloji ve inşaat alanında bir ekol haline gelen Almanya’nın futbol federasyonu kupanın ilk kez 25 farklı kamerayla çekileceğini ve izleyicilerin bir çimin hareketini bile görebileceğini söyledi turnuvadan önce. Almanya’daki futbol mabedi statlardan bahsetmeme bile gerek yok sanırım, 2006’nın ikonlarından Allianz Arena’nın dünya kupasındaki bu görüntüsü pek çok şeyi açıklar sanırım.

tggx3

 

 

 

 

 

2006 Almanya Dünya Kupası’nda prodüksiyon ve statlar kadar futbolun da iyice endüstriyelleştiği bir turnuva izledik aslında. Fifa’nın ve turnuvaya sponsor markaların güç gösterisine girdiği, telif haklarının can yaktığı, tekil izleyici olarak 30 milyara ulaşan dev bir bacasız endüstriye dönüşmüştü futbol Almanya 2006’da.

Beklenilenin aksine Brezilya’nın 2. Turda elenmesi dışında pek fazla sürpriz olmadı 2006 Almanya’da. (Arjantin’in erken vedalarını artık sürprizden saymıyorduk.) Yarı finalde de Avrupa Birliği ambargosu vardı, ev sahibi Almanya, 98 şampiyonu Fransa, İtalya ve Ronaldo’lu Portekiz.

Turnuva boyunca uzaktan atılan enfes gollerden oluşan bir resital izliyoruz şimdi de;

2006 Almanya Dünya kupası takımların taktik anlamda da bilimselleştiği ve dolayısıyla defans sistemlerini geliştirdikleri bir turnuva olarak da ön plana çıktı. Nitekim göze pek de hoş gelmeyen ama diri, sert, defansif futboluyla ön plana çıkan İtalya dünya şampiyonu oldu. Enteresan bir ayrıntı 1970, 1982 ve 1994 yıllarında yani 12 yılda bir Dünya Kupası Finali oynayan İtalya 4. On iki yılında oynadığı finali kazanmıştır. 🙂

Ancak tabi ki turnuvaya damgasını vuran olay da İtalya’yla Fransa arasında oynanan final maçında yaşandı. Dünya Kupası sonrası futbolu bırakacağını açıklayan Zidane, belki de bu zamana kadar futbola dair yaptığı inanılmaz hareketlerden çok hatırlanacak bir olaya imza attı ve yaramaz çocuk Materazzi’yi final maçının uzatmalarında bir dolmuşçu edasıyla kafa atarak yere indirdi.

Sonrasında bu olayla ilgili bir hayli spekülasyon yapıldı ve Marco Materazzi’nin amiyane tabirle Zidane’ın bacısına küfür ederek çileden çıkardığı dedikodusu yayıldı. Doğru mu bilinmez ama doğruysa hak etmiş oh dedirtti yurdum insanına 🙂

Yıllar 2010 adres bu kez Güney Afrika’ydı. Futbol evrimini tamamlamaya devam etmiş, endüstriyel anlamda iyice gelişmişti. Daha açılış maçında hepimizi şoke eden bir detayla karşıladık 2010 Dünya Kupası’nı, bilmezdik bilemezdik! Evet Vuvuzela’dan bahsediyorum tabi ki Güney Afrika 2010 denince aklıma gelen ilk şeyden;

Neyse ki sonraları alıştık, artık oyunun bir parçası gibi gelmeye başladı Vuvuzela ya da kulaklarımızı tıkadık, televizyonun sesini kıstık ve futbola odaklandık. 2010 Dünya Kupası’nın işitsel boyutunu bir kenara bırakacak olursak görsel olarak bizleri tatmin ettiğini söyleyebiliriz. Hücum futbolunu seven takımların yükselişi, atılan goller, kaçanlar ve ortaya konan mücadele seyir zevki açısından tat verdi.

İspanya’ya finalde kaybeden Portakallardan Van Bronchorst’un bu golü şapka çıkarılacak türdendi mesela;

Forlan’ın Almanya’ya gönderdiği bu gol de akıllarda kalanlardan;

2010 Güney Afrika Dünya Kupası’nın en güzel gollerini Vuvuzelasız izlemek için 🙂

Bunda da 2010’un resmi şarkısı Waka Waka ile Shakira var evet, onu da verelim de bari tam olsun;

2010 Dünya Kupası’nda akılda kalan detaylardan bazıları da;

Kolektif yorumculuğuyla Ömer Üründül…

Final maçında “şimdi 3 karı kart oldu” diyerek yine tarzını belli etmiştir! 😀

kemalkmr_1328609065177

 

 

 

 

 

Bahis şirketlerinin korkulu rüyası Kahin Ahtapot Paul’ü de unutmamak lazım tabi,

fft99_mf917894

 

 

 

 

 

Kendisi maalesef hayata gözlerini yumduğu için bu dünya kupasında görev yapamayacak. Yerine birini de buldular mı bilmiyorum 🙂

Bu gece başlayacak dünya kupası için çok fazla yorum yapmama gerek yok. (yapan 1 ton kişi var zaten) sonrasında elbette konuşacak pek çok şey olacaktır. Ancak yine de şunu söylemek isterim ki; Geldiğimiz noktada Dünya Kupası marka değeri olarak futbol izleyicisini ve hatta izleyici olmayan kişileri etkisi altına almayı başarmıştır.

Eskiden de tabi ki dünya kupaları pek çok kişi için çok özel anlamlar ifade ediyordu fakat bugünkü konjonktürde markaların da insanın tüm algılarına çağrı yapan boyutlarda, büyük bütçelerle işin için dahil olmaları belki izleyiciye zevk vermekten de öte pazarlama anlamındaki yatırımlarıyla işi adeta insanları esir alan bir boyuta getirdiğini söylememiz herhalde yanlış olmaz.

Kupa yaklaştıkça Brezilya’da artan haklı protestolar paralelinde bakalım 2014 Dünya Kupası’nda neler olacak?

Bari Brezilya kazansa da yatırımlarının meyvesini daha erken alabilse mi dersiniz, yoksa Arjantin artık şu şeytanın bacağını kırsa mı? Almanya ve son şampiyon İspanya’yı da yabana atamayız tabi ki, ve sürpriz yapabilecek Uruguay ya da başka bir takımı…

Ben kendime bir Brezilya forması aldım ve turnuva boyunca onunla gezmeyi planlıyorum. (arada yıkarım tabi 🙂 )

Gönlümden geçen Brezilya-Arjantin finali ve Leo Messi’nin muradına ermesi.

(Maradona abisi gibi olabilmenin tek yolu)

Umarım seyir zevki bol, centilmence ve fair play kuralları çerçevesinde bir turnuva olur desem de arada işin renginin değişeceğini tahmin ediyorum.

Finali de en sevdiğim film ve futbolcuyu bir araya getiren bir tasarımla yapmak istiyorum.

Unutmayın,  “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” 😉

movie-to-world-cup9

 

 

 

 

Advertisements